Tasavvuf Terimleri Sözlüğü

Ahadiyetü’l-cem I. Cem ahadiyeti, toplama tekliği. 2. tasavvuf Sıfat ve isimlerin varlığı yokluğu (ispatı ve iskatı) söz konusu olmaksızın zatı zat olarak dikkate alma mertebesi. Ahadiyet mertebesinde sıfatlar ve isimler iskat edilir ve dikkate alınmaz; burada ise iskat edilmez, yok sayılmaz, fakat ispat da edilmez, var sayılmaz. Varsayılan ve göreceli olarak ispatla iskat bir arada bulunduğu için, başka bir ifadeyle sıfatlar ve isimler hem var, hem yok veya ne var ne de yok sayıldığı için bir mertebeye cem ahadiyeti, yani ‘ahadiyetle vahadiyeti kendisinde toplayan’ denilmiştir. Burada nispetler, izafetler ve itibarat söz konusudur, yani sıfatların ve isimlerin varlığı ve yokluğu izafi ve itibaridir.
Aynu’l –cem :Tam cem hali. Bu halde bulunan sufi her şeyi fani, yalnızca Allah’ı baki olarak görür. Bütün varlıkları ya Allah veya Allah’tan gören sufi, bu hal içinde tam olarak fani (aynu’l-fena) olur.  Bayezid Bistami bu haldeyken, “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yüce!”; Hallac ise, “Ene’l-Hak” demiştir. Bu sözleri söyleyenler o anda Hak’ta fani olduklarını anlatırlar.  Aynu’l-cem, tevhide verilen çeşitli isimlerden biridir.  Aynu’l-cem halinde sufi herşeyi Hak olarak görür.
Ben bu suretten ileri adım Yunus değil iken
Ben ol idim ol ben idi bu aşkı sunandaydım
Yunus Emre gözün aç bak iki cihan dopdoludur Hak
Gümanı sıdk oduna yak şöyle aşikare nihandadır
Yunus EMRE
Yine bu hal içinde sufi her şeyi kendi olarak görür, ama o Hak’ta fani olduğundan Hak’la aralarında ayrılık gayrılık değil, vahdet vardır. Bu fani, o bakidir.
Benem ol ışk bahrisi denizler hayran bana
Derya benim katremdir, zerreler umman bana
Yunus EMRE
 
 
Ayak mühürlemek  Mürşidin huzuruna gelen müridin, niyaz vaziyetindeyken, sağ elini sağ omuzuna, sağ elini de sol omuzuna, sağ ayağın baş parmağını sol ayağın baş parmağı üzerine koyarak elini açık tuttuğu  ve başını hafif öne eğdiği duruştur. Buna mühr-pay durmak, dara durmak  da denir. Alevîler, Mevleviler, Bektaşîler, Kalenderiler ve Nusayri’ler arasında kullanılan bir deyimdir.
Ayan-ı Sabite (Ayn-ı Sabite): Kişinin aklı ve zihni ile var olduğundan emin olduğu, varlığı tartışılmayan olaylar ve kavramlardır. Her şeyin varlıkta dört mertebesi vardır. Birinci mertebe bir şeyin kendi somut varlığı, ikinci mertebe bilimdeki varlığı, üçüncü mertebe lafızdaki (kelimede,dilde, söylemlerdeki)  varlığı, dördüncü mertebesi ise işaret ve göstergelerdeki varlığıdır.
Var olan her suret, ayn-ı sabite ile vardır, varlık ise onun üzerindeki bir elbise gibidir.
Baba I. Peder, ata. 2. tasavvuf a) Şeyh, mürşit. Baba Arslan, Baba Maçin, Baba Simmasi, Baba Tahir Uryani ve benzeri birçok şeyh Baba unvanıyla tanınmıştır. İki tür babalık söz konusudur; cismani babalık, yani soy ve nesep babalığı ve ruhani/manevi babalık. Tasavvufta şeyh müridin hakiki babası sayılır. b) Alevîlikte Alevî DEDE’lere bel evladı (Evlad-ı resul), Bektaşîlerde Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelenlere ÇELEBİ, Bektaşî erkanını iyi öğrenerek toplumun seçimi ile inanç önderliğini üstlenenlere de yol evladı veya BABA denir.   c) Telli Baba, Gani Baba gibi yatır, ziyaretgah veya evliya türbeleri. Sağlığında Baba olarak tanınan şeyh veya mürşitlerinin kabirleri ölümlerinden sonra bu unvanla anılmıştır. d) Baba. Baba ve Ata ismin başına ya da sonuna gelebilir; Baba Hasan denildiği gibi Hasan Baba da denilebilir.
Beka - Fena :  Beka kalıcı olma, Fena yok olmayı anlatan iki kavramdır. Fena, insanın kötü özelliklerinden arınmasını, beka ise iyi değerlerin insanda kalmasını ve gelişmesini anlatır. Beka kulun sürekliliğe sahip kalıcı yapısını anlatır, çünkü kulun “âyân-ı sâbite” sinin’ yok olması olası değildir,  Fena ise kulun istenmeyen özelliklerini ifade eder.
 
 
Bâtın I. İç, gizli, derun, iç nihân, gizli alem.
2. tasavvuf
a) Allah’ın dört isminden biri: Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (Hadid Suresi, 2). Bunlara ‘ana adlar’ (ümmehatül-esma) denir. Bu halde zâhir-bâtın, âşikâr-pinhân, açık-gizli, iyân-nihân O’dur.
Ben bilmez idim gizli iyân hep Sen imişsin,
Cânlarda vü tenlerde nihân hep Sen imişsin.
Sen’den bu cihân içre nişân ister idim ben,
Âhir şunu bildim ki cihân hep Sen imişsin!
                                                     
b) Ayetlerin ve hadislerin, ancak arifler ve veliler tarafından bilinen gizli anlamları. Her zâhirin bir bâtını vardır. Bâtıni anlamlar keşfen ve zevken bilinir.
c) Salikin ( hak yolunda olanın)  kalbi ve ruhu, iç alemi.
 
Çerağ/Çirağ/Çırağ  I. Çırağ, ışık. 2. tasavvuf
a) Nur, marifet. Alevîlikte cem boyunca yanık tutularak, cem ibadetin nurlandıran, cem’e şehadet eden ışık.
b) Bektaşîlerde bazı gülbang ve tercümanlar;  Tercüman-ı Çerağ’da Nur Suresinin 34. Ayeti ve başka tercüman çerağları okunur. Gülbang-ı çerağ şöyle başlar: “Allah Allah akşamlar hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola.” Kapı delilinin çerağı da şöyledir: “Allah dost, Hak dost, erenler; aşıklar, sadıklar ve sakinan-ı ayin-i cem aşkına, Hû eyvallah.”
Gel vücûdun âteş-i aşk-ı Habîbullâh’a yak
Çeşm-i kalbi ol ziyâdan feth idüb Mevlâ’ya bak
 
Sinen içre nûr-i zikr ile uyandır bir çırağ
Ol çırağın şu’lesiyle görüne dîdâr-ı Hak
 
Nâr-ı gam nur-i safa hep bir çerağın pertevi
Çeşm-i irfan ile baksan arada bîgâne yok
 
 
Çeşm I. Göz. 2. tasavvuf a Allah’ın basar sıfatı. b Ayn, dide.
Çile/Çila/Çille I. Kırk sayısı. 2. tasavvufta. Dervişlerin tenha ve ıssız bir yere çekilip kırk gün kırk gece çetin bir perhiz ve nefs mücahedesi (Kutsal ülküler uğruna fedakârlık) döneminden geçmeleri, bu süre için gıda, uyku ve dünya kelamını en aza indirerek hem bedenen, hem de zihnen azami derecede ibadet etmeleri. Çile sıkı bir perhiz, çetin bir nefs idmanı, zor bir ruhsal eğitim ve başarılması son derece güç bir sınavdır. Dervişlerin, çile çıkarmaları için özel olarak inşa edilen çilehane veya halvethane denilen yerler dar ve karanlıktır. Burada dervişler ölmeden evvel ölürler.
Dar I. Ağaç, sırık, direk. 2. Darağacı, idam sehpası. 3. tasavvuf. a) Alevî ve Bektaşîlerde ayin-i cemin yapıldığı yerin ortası, dar-ı Mansur; fena makamı, canı feda etme sözünün verildiği meydan.
Çünkü ben bunda geldim, ben onu bunda buldum                                                                                                                                
  Mansuram dara geldim,  uş kül oldum tozarem
Yunus Emre
Dede I. Alevî din adamları. Alevîlikte dedelik başlangıcı Ehl-i Beyt’e dayanan bir soy güder, bu soya dede soyu denir. Bu soydan gelmeyen bir kimse  dede olamaz. Dede ve ata aynı anlamda da kullanılır; örn. Korkut ata, Dede Korkut gibi.
II. Mevlevilikte, muhip, dede, şeyh ve halife şeklinde sıralanan tarikat mensupları arasındaki ikinci mertebe sahibi. Dede dervişliğe ikrar vermiş, dergahta hizmet görerek binbir gün çilesini doldurmuş bir derviştir. O artık hücre-güzin ve hücre-nişindir(hücre sahibi). Dedelere dedegan da denir; örn. Galib Dede, Dede Efendi ünlü Mevlevi dedeleridir.
III. Bazen Mevlevi olmayan şeyhlere de dede denir; Dede Sikkin, Dede Ruşeni gibi. Özellikle son dönem Melamileri şeyhlerine dede derler.
IV. Yatır, ermiş kişilerin gömülü oldukları mezar veya türbe. Ruhaniyetlerinden ve manevi güçlerinden faydalanmak için ziyaret edilen ve çevresinde mum yakılan yatırlar.
 
 
Dergah I. Eşik, atebe. 2. tasavvuf Tekke, asitane, zaviye.
 
Ne dünyadan safa bulduk ne ehlinden recamız var         Bu şek, bağrımda hergün gah u bigah
Ne dergah-ı Huda’dan maade bir ilticamız var                  Dolaştım, “Hû, deyup dergah dergah”
                                                             Nef’i                      Yahya KEMAL
Derviş / Dervişan / Deraviş
Bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid, sûfiyâne bir hayat yaşayan kişi. Farsça bir kelime olmakla birlikte bütün müslüman milletlerin dillerine girmiş olan derviş, esas itibariyle "muhtaç, fakir" anlamlarına gelir, Tasavvufi mana itibarı ile Allah fakiri, Allah'a Muhtaç olduğunu hisseden, Allah'ı taleb eden, anlamında derviş sıfat olarak kullanılmıştır. Dervişân da derviş kelimesinin çoğuludur. Biat edilen Evliya'yı Allah'a vesile kabul edip, İslamın esaslarını yerine getirmek için söz veren sadakat ve samimiyeti esas kabul edip Allah'a bağlanan, zamana göre Bağlı olduğu Mürşidinin Tasavvufi ögretisi üzere yaşamaya çalışan, Allah adamı, Ehli hal olarak ta anılır. Derviş Mürşidinin denetimi altında Allah'ın Zikri ile meşgul olup nefsindeki kötülüklerden arınıp insan olabilme Allah'a kulluk yapabilme gayretiyle yaşar.
 
Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil
                               Yunus EMRE
 
Dest-gir I. Elden tutan. 2. tasavvuf. Allah.
Çekme gam Dest-girdir Allah
            Galip Dede
Destur I. İzin, ruhsat, müsaade. 2. tasavvuf. Bazı tarikatlarda, özellikle Mevlevilikte ve Bektâşîlîk ‘te şeyhlerden ve tarikat büyüklerinden müsaade almak için kullanılan bir deyim. Cesaret isteyen zor bir işe girişilirken evliyanın ruhaniyetinden faydalanmak ve onlardan güç almak için de “destur!” denir. Ekseriya “Destur ya pir!” “Destur ya Ali!” denir.
 
Devriye ( Tevriye) :  Tasavvuftaki devr düşüncesini, insan ruhunu ve evrenin Yaratan’dan çıkıp yine ona varacağı inancını konu edinen şiirlerdir.
Didar I. a Görme, seyretme. b Yüz, çehre, göz. 2. tasavvuf. İlahi güzelliği temaşa, sevgili.
Dost Yar, sevgili, arkadaş, ahbap, muhabbet ve sevgi. Kulun Allah’ı sevmesinden önce Allah’ın ezelde kulunu sevmesi ve dost edinmesi.
Edep :I. Terbiye; incelik, nezaket; kabul gören kurallara uyma.
2. tasavvuf. Kişideki bir meleke olup onu kötü hal ve hareketlerden vazgeçirir. Tasavvuf tümüyle edepten ibarettir. Edep kurallara uymayı ve resmi olmayı gerektirir. Oysa sevgi ve dostluk tam olursa edebe uymak şart olmaktan çıkar. Edep gözetene edepli (edip), gözetmeyene edepsiz denir. Edep gözeten (edib) bisat ehlidir. Bazen edepsizden de edep öğrenilebilir. Lokman, “Edebi edepsizlerden öğrendim,” demiştir. “Emir edepten üstündür”.
       Ehl-i irfan meclisinde aradım kıldım taleb
       İlim en geridedir, illa edep, illa edep
****
       Edep bir tac imiş nur-i Hudadan
                                                    Gey ol tacı emin ol her beladan
 
Erkan I. Köşe, destek, dayanılan ve güvenilen temel öğeler. 2. tasavvuf  Tarikat adabı, tasavvuf ehlinin uyması gereken usul ve kurallar.
 
 
Esma’ül Hüsna : Kuran’ın çeşitli ayetlerinde en az bir kere aktarılmış olan, Allah’ın 99 ismi. Esma: isimler ve hüsna: en güzel demektir.  Aslında Kur'an'da 114 açık metinde yazılı adı olmasına rağmen  bir hadise bakılarak, 99 sayısı ünlü olmuştur. Bu 99 ad, ezoterik/batıni bilgilere göre düzenlenmiştir, Kabbala ile ayni ezoterik temele dayanır. Allah'ın, Kur'an'da ayrıca 20 kadar da sıfatı vardır. Ayrıca bunlara ek olarak bu adların ve sıfatların türevleri de vardır. Ayetlerin metninden çıkarılan gizli adlar da vardır.
 
Araf suresi 180. ayet şöyledir: "En güzel isimler Allah'ındır. Ona o güzel isimleriyle dua edin. Ve Onun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın, onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır."
İsimler  tasavvufta ön takıları ile kullanılırlar.
 
Evrat : Dualar.
Fahr: I. Övünme, övünç. 2. tasavvuf “Yokluk benim övüncümdür,” hadisine dayanarak, mutasavvıfların yokluk yolunun yolcuları olduklarını simgeleyen başlıklarına, taç ve sikkelerine verdikleri ad.
Fena fi’llah: Allah’ta fani olmak. Kulun, beşeri vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahi vasıflarla donanması.
Bende olan aşikar sensin
Ben hod yokum ol ki var sensin
      Fuzulî
Gül-bang: 
I. Gül sesi, bülbül şakıması.
2. Koro halinde çıkarılan güzel ve uyumlu ses.
3. tasavvuf  Belli konular için tertip edilmiş ya da o konular için kullanılan dualar; örnek.
Bir Çerağ gül-bangı şöyledir:  “ Allah…Allah… Akşamlar hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def ola, gönüller abad ola. Hizmet sahibinin hizmeti kabul, muradı hasıl ola.Cabir ensar efendimizin ruhu şad, makamı cennet ola. Hizmet sahibi, hzmetinden şefaat bula. Dil bizden, himmet hidayet Hazreti Pir’den ola. Gerçeğe Hü, mümine ya Ali.”
 
Hak ve Halk :  Hak sürekli ve ebedi olarak yaratan, halk ise sürekli ve ebedi olarak yok olandır. Halk fiili yaratan ve yaratılan arasında bir ikiliği çağrıştırmaz,  Halk,  yaratan’ın alemin suretlerinde gerçekleşmesi (tecellisi) dir. Varlıktaki her şey HAK’tır, görülen her şey HALK’tır. İnsan’ın dışındaki her şey HALK’tır,  İnsan ise hem HAK, hem de HALK’tır.  Hallac-ı Mansur  “Ene’l hak.”  Sözleri ile bu anlayışı dile getirmiştir.
Hal ve Makam : Hal, kulun özel bir çaba ve uğraşı olmaksızın kalbine gelen durumlardır. Böylece kişinin özellikleri geçici veya kalıcı olarak değişebilir. Haller, akıl edilir manaların hükümleri ve bağıntılarıdır. Bilgi, kudret, hamaset gibi, (aşıklık kudretine kavuşmak gibi) şeylerdir. Her yaratığın Allah ile bir hali ya da halleri vardır. Dilekler dilemek, dua etmek v.b.gibi durumlar HAL’dir.  Makam ise belirli veya özel bir konu hakkında bir gözlem veya keşif elde etmek ve o konuda bilgice derinleşmek demektir. Makamlar kalıcıdır, haller geçici olabilir. Bir halden başka bir hale geçilebilir ama bir makamdan ayrılmak, bulunulan makamı terk etmek değil, o makamdan ayrılmaksızın daha üstün bir başka makamı elde etmek biçiminde gerçekleşir.  Aşk hallerine düşen, ya da kendine aniden gelen ilham ile  istediğine ulaşan insanın  hali  ise daha farklıdır. O kişi aynı özellikleri daha ileirde de göstermeye devam edebilir ya da etmeyebilir. Ya da halden hale geçebilir.
 
 
 
İkrar vermek I. Söz vermek, üstlenmek.
2. tasavvuf  Alevîlikte, Mevlevilikte ve Bektaşîlikte tarikate girmeye ve mürşide bağlanmaya talibin söz vermesi, biat etmesi. İkrar verilirken okunan tercemana, terceman-ı ikrar denir: “Erenler meydanında, pir huzurunda mürşidine teslimi rızada oldun mu? Yalan söyleme, haram yeme, zina ve livata etme, elinle koymadığınn şeyi alma, her gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, işittiğini söyleme. Gelme, gelme. Dönme, dönme, gelenin başı dönenin malı. Bu ikrardan dönersen mahşer günü yüzün kara olsun mu?” Eline, diline beline sahip ol, bu deyimin ilk üç kelimesinin ilk harfleri bir araya gelince edep kelimesi ortaya çıkar.
Erenlerin himmeti ele giresi değil
İkrar ile gelenler mahrum kalası değil
İkrar gerek bir ere, göz açup didar göre
Sarraf gerek gevhere nadan bilesi değil
                    Yunus
İlm-i ledün: Hakk’ın katından gelen bilgi (Kehf Suresi, 65). Mutasavvıflar bütün ilimlerin Allah katından geldiğine inanırlar. Ancak şer’i ve zahiri ilimler melek ve resul aracılığıyla gelir. İlham ise aracısız olarak doğrudan Hakk’tan gelir. Onun için ilhama, ilm-i ledun denilmiştir. Bu ilim kişiye özgü mahrem bir bilgidir.
 
İnsan-ı Kamil : Hak ile birliğini idrak eden, bu idrakten de kendinse ve Allah’a dair bilgilerin kemaline, olgunluğuna ulaşmış kimse. İlahi haller ile zuhur eder, HAK olur, alemin gerçekleri içinde zuhur eder HALK olur. 
İnsan-ı Kamil alemin hakikatlerini kendinde toplar ve  HAKK’ın suretidir.
İnsan-ı Kamil ilahi mertebedeki bütün isimlerin taşıyıcısıdır.
İnsan-ı Kamil birleştirici hakikattir. Allah ona öyle bir kuvvet vermiştir ki, tek bakışla iki mertebeye birden bakar. Böylece HAKK’tan alır HALK’a verir.
 
 
Kabe kavseyn ev edna I. İki yay aralığı kadar, hatta daha da yakın bir mesafe; çok kısa bir mesafe. Hz. Peygamber’in Miraç gecesi Allah’a çok yaklaştığını anlatan bir ifade. 2. tasavvuf Varlık dairesi adı verilen emir-i ilahi de isimler arasındaki mütekabiliyeti itibariyle ismi (esmai) yakınlık makamı. Örneğin ibda-iade-nüzul-uruc, failiyet-kabiliyet gibi isimler arasında karşıt olma (tekabül) ilişkisi vardır. Bu farklılık ve ikilik devam etmekle birlikte Hak ile ittihat etme, diğer bir ifadeyle ittisal halidir. Bunun üstünde ev edna makamı vardır. Bu da aynu’l-cemin ahadiyetinden ibaret olup burada farklılık ve ikilik söz konusu olmaz. Salt fena ve tüm farklılıkların silinmesi halidir. Kısaca kabe kevseyn, hat ile ittihat ve ittisal, ev edna ise aynu’l-cem makamıdır. İki kavis ifadesiyle vücup ve imkan dairesine işaret edildiğini düşünenler de vardır.
Kal-u bela: Hak Teala insanlardan  çok evvel onların ruhlarını yaratmış ve sormuş, “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” (Elestü bi Rabbiküm) Onlar da “Evet öyledir,” demişler (kalu bela) (Araf Suresi, 172). Böylece Allah’la kulları arasında bir sözleşme yapılmış; kullar Allah’a ahit ve söz vermişlerdir. Buna bezm-i elest, ezeldeki meclis ve ahit denir. “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusunun cevabı “Kal-u bela’dan beri”dir.
Kırklar : “Ricalu’l-gayb”  veya gayb erenlerden 40 veli.
 
Latince Deyişler
 
Nemo est liber qui corpori servit
Bedenine hizmet eden kişi özgür olamaz
Non ut edam vivo, sed ut vivam edo
Yemek için yaşamıyorum, yalnız yaşamak için yiyorum.
Unum castigabis, centum emendabis
Bir hatanın önüne geçmek yüz tanesini engellemektir.
Abusus non tollit usum
Suistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez. (yani bir şey suistimal edilince onun düzgün kullanımını etkilememelidir)
 
 
Kutup veya Kutb: I. Medar, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın dönmesini sağlayan demir. 2. tasavvuf a) En büyük veli. b) Her zaman alemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi. c) Kutup alemin ruhu, alem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sayesinde hareket eder, yani her şeyi  o idare eder.
Levh-i Mahfuz :  (Korunmuş Levha) Kuran’da da bir kere değinilen, kıyamete kadar alemdeki bütün ilimleri içeren korunmuş levha. Küll-i Nefs olduğuna da inanılan Levh-i Mahfuz,   ilk südur eden (oluşan) varlıktır. Levhada iki özellik yaratılmıştır. Bilim ve eylem. Bilici özellik etkindir, eylem özelliği etkiye konu olan ve üretilenlerdir, suretler ondan meydana gelmiştir. Berat Kandili ise Kuran-ı Kerim’in, Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir.
Mesturi : I. Gizlilik. 2. tasavvuf Ermişler ve peygamberler de dahil olmak üzere kainatta hiçbir kimsenin idrakının ulaşamadığı ilahi mahiyetin künhü. Gayb-ı mutlak, Zat-ı ahadiyet.
Mihman : Misafir, konuk. Tanrı misafiri denilen mihman, tasavvufta çok önemlidir.
                                     İhtiram etmek mürüvettir kişi mihmanına
Miraç: I. Hz. Peygamber’in Allah’la görüşmesi olayı. 2. tasavvuf Bayezid Bistami’den itibaren sufiler de miraç yaşadıklarını söylemişlerdir. Attar, “Tezkiretu’l Evliya”da Bayezid Bistami’nin miracını anlatır. İbn Arabi de benzeri bir miraçtan bahseder. Bundan sonra büyük sufilerin çoğuna dair miraç olayı anlatılır. Mirac, genellikle ruhun yükselişi ve manevi yolculuk şeklinde tasvir edilir. Buna “uruç-hubut”, “suud-nuzul”, yani “çıkış-iniş” de denir. Hz. Adem yeryüzüne indirilmiş (hubut-ı Adem), Hz. Peygamber göklere çıkarılmıştır (miraç). Bütün müminler ibadet ederken bu ruhani ve manevi miraçtan nasip alırlar. Zira kulun Allah’a en yakın olduğu an, secdede bulunduğu zamandır. “Secde, müminin miracıdır.”
 
 
Mücahede : I. Savaşmak,mücadele etmek. 2. tasavvuf a) Şeriatça  istenen, fakat nefse zor gelen şeyleri nefs-i emmareye yükleyerek onunla savaşmak. Nefse karşı açılan savaş cihad-ı ekber’dir.
b) Nefsi ezmek, etkisiz hale getirmek, hatta ölmeden evvel öldürmek.
c) Çile çekmek. Mücahedenin üç gayesi vardır. İlki, takva sahibi olmaktır. Bu mücahede şeriatın emirlerine tam olarak riayet etmek ve kalbi temiz tutmak için nefsi displin altına alma, esasına dayanır. Buna vera adı da verilir. İkincisi, istikamet üzere olmak ve itidal yoluna yürümektir. Fatiha’daki “sırat-ı müstakime ilet bizi,”ifadesi bu hususu ifade der. Üçüncüsü keşf ve ilham sahibi olmaktır. İslam bu maksatla nefsi mücahede yapmaya teşvik etmez.
Mücerret : I. Tecrit edilmiş, soyutlanmış. 2. tasavvuf a) Tecrit ehli, dünya işinden ve hayatından ilgisini kesmiş. b) Kendisini maddi kirlerden ve kötü huylardan arındırmış. c) Mal, mülk, ev bark edinmemenin gereğine inanmış. d Evlenmemiş, bekar yaşamayı tercih etmiş, salik. Bektaşîlikte evlenmeyenlere mücerret adı verilir. “Mücerret pak, müteehhil hak,” “evlenmeyen temiz, evlenen hak üzeredir”. Mücerretler’in ve Haydariler’in kulaklarına menguş, yani küpe taktıkları da olmuştur.
Mürüvvet : I. Adamlık, insanlık, mertlik. 2. tasavvuf a) Din ve akıl yönünden öğülmeye değer güzel davranışların ortaya çıkmasını sağlayan nefsin bir kuvveti, ruhi yetenek. b) Allah için yapılan işleri çoğumsamamak. c) Dostların kusurlarını görmezlikten gelmek. d) Kişinin hal ve hareketlerini en iyi ve en güzel seviyede tutması. e) Sağlam, güçlü ve ahlaki haslet ve faziletlerle donatılmış kişilik.
Nakip : Mürşit’in yardımcısı olan en kıdemli mürit.
Nasip : Feyz, behre, hisse, ilahi feyz.
Niyaz : Dua, yalvarma, tevazu gösterme, selam, himmet, baş kesmek.
Nur : I. Işık, şule. 2. tasavvuf
a)  Allah, “Allah semaların ve yeryüzünün nurudur” (Nur Suresi, 35).
b)  Allah’ın isimlerinden biri; Allah’ın zahir ismiyle tecelli etmesi, yani tüm eşyanın suretlerinde kendini gösteren ilahi varlık.
c)  Maddenin kalpten uzaklaştırdığı ilahi feyz ve dini bilgileri açığa çıkarmada araç olan ışık.
 
 
Nebi - Nübüvvet :   Nebi İslam dininde peygamber manasında kullanılır. Nebi, yeni bir kitap ve şeriat (hukuk, kurallar bütünü) getirsin ya da getirmesin peygamberler için kullanılan bir terimdir. Nebiler (enbiya), insanları kendilerinden önceki peygamberin getirdiği kitap ve şeriata (hukuğa) davet eder. Nebi bu özelliği ile resul kavramından ayrılır, çünkü resul yeni bir kitap ve şeriat getiren peygamberdir. Böylece her resul, nebidir fakat her nebi resul değildir. Nebi resûl kavramına oranla daha geneldir. Nübüvvet ise peygamberlik makamına verilen isimdir.
 “Nübüvvet ve risalet, artık kesilmiştir. Dolayısıyla benden sonra ne nebi ve ne de resul vardır.”Hz. Muhammet.
Pîr:  I. Yaşlı kişi, ihtiyar. 2. tasavvuf Şeyh, mürşit.
Post: I. Koyun derisinden yapılan minder veya seccade olarak kullanılan sergi.
2. tasavvuf  Tekkelerde ve dergahlarda post belli bir makamı ifade eder. POSTNİŞİN, o tekkede en büyük makamı dolduran mürşit’e verilen bir addır. Mevlevilerde kırmızı post “Sultan Veled“ makamını, beyaz post “Ateşbaz Veli” makamını ifade eder. Bektaşîlikte meydan odasında 12 post bulunur. Baba, aşçı, ekmekçi, nakip, meydancı, türbedar, kilerci, kahveci, atacı, kurbancı, ayakçı, mihmandar postları.
Sabır :  Nefsi hapsetmektir.Muhyiddin  Ibn-i Arabi’ye göre insanın harılarına esas olan beş batın eylemi Doğruluk Tevekkül, Sabir, Azimet ve Yakindir.  
Salik  / Süluk / Seyr-i Süluk :    Süluk, bir yola girme, riyazet  yani fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak.demektir. Bu yola girene salik denir. Seyri süluk, tasavvufta manevi yolculuk demektir. Yolculuğu tamamlamayana sülük denir. Salik, seyri sülukta birkaç aşamadan geçer: seyri illallah, seyr fillah, seyr maallah, seyr anillah.
Sûfî: I. Saf ve abâ giyen. 2. tasavvuf a) Eren, ermiş. Gönlü saf (saf derun) kişi. b) Malik ve memluk olmayan. c)  Nefsinden fâni, Hak ile bâkî. d) Zahirde halk ile bâtında Hak ile olan. e)  Sükût ettiği halde muhatabın sırrını okuyan. Nefsinde ölen, Hak ile diri kalan. f) İbn Vakt. Sûfî Hakk’a ermiştir, sahib-i vusul’dur. Mutasavvıf Hakk’a ermek için çabalamakta, bunun şartlarını yerine getirmeye çalışmaktadır, sahib-i usul’dur. Mustasvife, sırf çıkar için kendini onlara benzetmektedir, sahtekardır.
 
 
Taç- Tac-ı şerif : I. Serpuş, külah; asalet, kudret, ihtişam ve saltanat simgesi olarak başa giyilen süslü ve değerli başlık. 2. tasavvuf  a) Dergah ve Tarikat şeyhlerinin, ruhani saltanat ve manevi devlet simgesi olarak giydikleri külah. Her tarikat şeyhinin, diğerlerinden ayrı ve farklı bir tacı vardır. Taç giymenin belli birtakım şartları ve usulü vardır. Bektaşîlerde taç giyerken okunan bazı tercemanlar da vardır. Mevlevilikte taca sikke denir. b) Sonsuzluk. Sonsuz olan Zat’ın mahiyeti.
Talip-Taleb I. İstek, heves; aday olmak. 2. tasavvuf  Matlübu bulmak ve murada nail olmak için O’nu araştırma. Cüneyd’e göre, “talep eden bulur” (men talebe vecede). Şibli’ye göre de (tam tersine) “bulan, arar”. Matlup (aranan) olmak, talip (arayan) olmaktan iyi olmakla beraber talep iyidir. “Talebi olmayanın, matlubu yoktur.” demektir. Hak Teala, Hz. Davud’a “Bir talibi gördün mü ona hizmet et,” buyurmuştur. Talipten maksat, talib-i Hak veya talib-i tarik-i Hak’tır. İnsanlar üç kısımdır: vasıllar, salikler (talipler), mukimler. Salikler iki kısımdır: Hak talipleri, melami,ler ve sufiler; cennet talipleri, zahitler, fukara, hadimler, abitler. Arayan Mevla’sını da belasını da bulur. “Onu talep yolunda attığın ilk adımda kendisini bulursun”.
Tasavvuf I. Sof giymek; saf olmak; ilk safta bulunmak; suffa ashabı gibi yaşamak.
2. tasavvuf
a) Tasavvuf baştan başa edeptir.
b) Kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir.
c) Kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir.
d) Nefse karşı girişilen ve barışı olmayan bir savaştır.
f) Herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır.
g) Bütün mensuplarının birbirini dost ve kardeş tanıdığı bir birliktir.
h) Hak ile birlikte ve O’nun huzurunda olma halidir.
i) Hakk’ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır.
j) Keşf ve temaşa halidir.
k) Temiz bir kalp, pak bir gönül sahibi olmaktır.
n) Hakk’a ermektir (ermiş olmaktır).
 
 
Teslim-Teslimiyet
a) Allah’ın emrine boyun eğme ve hoşa gitmese bile itirazda bulunmama.
b) Kaderin tecellisini rızayla karşılama, mukadderatı kabullenme.
c) Başa gelen bela sebebiyle zahiren ve batınen değişmeyip sebat gösterme. Teslim, sika ve tevekkül halinden daha mükemmel bir haldir; yakin sahiplerinin halidir. Kayıtsız şartsız Hakk’ın fermanını benimsemektir. Teslim, alemde cereyan eden bütün olayları tam bir serinkanlılıkla ve gerçekçilikle karşılama; adil bir hükümdarın zalim bir hükümdara galip gelmesiyle ona malup olmasını aynı derecede tabii bulma ve kabullenme. Zira ikisi de vacibu’l-vuku’dur, istidatlarının gereğidir. Teslim, bela yağmuru yağarken değirmenin alt taşı gibi olmaktır. Teslimin en güzel örneği Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’dir; zira biri göz nuru evladını kurban etmeye, diğeri kurban olmayı kabullenmişlerdir
Tiğ-bend I. Kılıç bağı. 2. tasavvuf Bektaşîlikte kurbanın yününden örülen ve bele bağlanan kuşak. Talip, babanın huzuruna götürülürken, rehber tiğbendi talibin boynuna takar. Baba tiğ-bend’e üç ilmik attıktan sonra talibin beline kuşatır. Üç ilmik Bektaşîliğe giren dervişin dilinin, elinin ve belinin bağlandığının simgesi olduğundan artık derviş  eline, diline ve beline sahip olur. Tiğ-bend vefayı, teslimiyeti ve kayıtsız şartsız bağlılığı simgeler. Tiğ-bend takılırken okunan duaya “Terceman-i tiğ-bend” ve “Tekbir-i tiğ-bend” denir. Tiğ-bend fütüvvet ehlinde şedd gibidir. Rifailerin vücutlarına soktukları şişlere de tığ denir.
Vahdet - kesret  (Birlik- çokluk) :  Alem tanımı ve hakikati ile HAK’tan ayrıdır, çokluktur ama birin emri ile oluşmuştur. Aleme hakikatı yönünden bakan kişi onun birliğini, alemin oluşum ve akislerine bakan kişi  ise, birlikte çokluğu görmüş ya da dile getirmiş olur. Alem birleşen ve ayrışan, bir ve çok olandır.  Cem makamında da ”Her şey ona döner”  çokluktan birlik doğar. İçinde çokluk olmayan birlik, imkânsızdır.
 
 

copyright 2013.AVF Alevi Vakıfları Federasyonu. | literalwebdizayn

Paristan Bayan Giyim

Elazığ Oto Kiralama